Instagram

27 Kasım 2015 Cuma

Saint Lucia ve Muhteşem Pitonlar

Belki Facebook’ta ülkelerin bayraklarını tahmin ettiğiniz oyunda görmüşsünüzdür Saint Lucia bayrağını. Arka fon mavi, üstünde siyah ve sarı renk barındıran bir üçgen. Gerçekten de çok akılda kalır ve güzel bir bayrakları var. Yoksa kim bilir de kim gider St. Lucia’ya? Zaten oraya uçak var mı ki?


Batı Karayipler’de bulunan, İngiliz Milletler Topluluğuna bağlı –ama sanırım tam bağımsız da olan- St. Lucia adasında tam 1 gün geçirdim. Buraya bir yolcu gemisi ile uğradım ve açıkçası nasıl bir yerleşim yeri ile karşılaşacağım konusunda hiçbir bilgim yoktu. Bekli güzel birkaç plajı vardır, orada oturur bir içki içerim en kötü demiştim ama St. Lucia beni yanılttı çünkü bu ada gerçek bir cennet. Varmak biraz meşakkatli ama gemi dışında şu iki yoldan da gelinebilir: Londra Gatwick’ten British Airways ve Virgin Atlantic direkt uçuyor. Ya da Thomas Cook Havayolu ile Manchester’dan direkt gidilebilir. Uçak olunca her türlü İngiltere üzerinden gitmek gerekiyor.


Saint Lucia adasının başkentinin ismi Castries. Fransız sömürgesi iken İngiltere’ye geçtiği için adada bu tarz Fransızca isimler duymak normal. Türk vatandaşlarından vize istemiyorlar. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya girebiliyoruz, tabii adaya gelebilmeyi başaran bir Türk olursa…

İnternetten araştırıldığında görüyoruz ki 8 yıl üst üste en iyi balayı destinasyonu seçilmiş ama ada kesinlikle bundan daha fazlası. Hem macera için hem de dinlenmek için mükemmel bir yer. St. Lucia volkanik bir ada olduğu için inanılmaz güzellikte bir doğası var. Yemyeşil dağlar, yağmur ormanları, plajlar. Önceden bahsettiğimiz gibi adada Afrika, Karayip, İngiliz, İspanyol ve Fransız etkileri hissediliyor.

St. Lucia ile ilgili kaçırmamak gereken üç şey var: İsmi yılanı anımsatsa da yılanla hiç ilgisi olmayan; Piton dedikleri volkanik dağları (buralara tırmanıp kakao, şeker ve muz plantajlarını gezebilirsiniz), Sufriere’deki sülfür kaynakları ve tabii ki plajlar.


Büyülü ikiz pitonlar St. Lucia’nın hiç kuşkusuz en önemli yeri. Muhteşem bir manzara ve doğa harikası sunuyorlar görenlere. UNESCO Kültür Mirası listesinde yerini almış. Bu bölge aynı zamanda çok güzel oteller, evlilik töreni için plajlar, film stüdyoları ve dalış merkezi de bulunduruyor. “The Gros Piton trail” dedikleri, 4-5 saat süren dağ yürüyüş yolunu kullanarak dağın tepesine de varabiliyorsunuz.


Pigeon Island Milli Parkı, adadaki bir başka görülecek yer. Burası vaktiyle İngiliz ve Fransızların kullandıkları bir askeri üs. Şimdi ise plaj ve doğanın tadını çıkarabilir, eksi savaş müzesini gezebilirsiniz. Her Mayıs ayında Saint Lucia Jazz & Sanat Festivali’ne de ev sahipliği yapıyor.


Adanın volkanik bir yapısı olduğunu söylemiştik. Bu sebeple yüksek yerlerinde sülfür kaynakları bulunuyor. Maden suyundan havuzlarda yüzüp, sülfür çamuruna bulanmak için güzel bir fırsat. Bu termal suların döküldüğü bir de şelale var. Bu şelalenin bulunduğu yerin ismi Diamond Botanical Garden and Waterfalls. Oralara kadar gelmişken, ziyaret etmeye değer.

Son olarak ise Marigot Bay’den bahsetmeden yazımızı tamamlamayalım. Burası Karayiplerin en güzel koylarından biri. Etrafı ormanla çevrili. Kasırgadan kaçan tekneler için doğal bir sığınak aynı zamanda. Sevimli oteller, bir yat limanı ve restoranlar var. Koy film seti olarak da kullanılmış (Dr. Doolittle). Anlatmakla olmuyor bir fotoğraf koyayım en iyisi.


İster romantik bir tatil için, isterseniz de macera ve dalış için gitmeyi tercih edin, ya da benim gibi geçerken uğrayın, şu dünya üzerinde nasıl cennetler var demek için bile görmelisiniz derim. Çok uzakta olduğu için yolculuk her keseye hitap etmiyor, doğru, ama bir yıl önceden planlanıp, birikim yapılırsa, gidip bu yerler görülebilir ve hiç de pişman olunmaz gibime geliyor.


Gelecek yazıda görüşmek üzere,
Filiz


Fotoğraflar: Ben ve Google

1 Ekim 2015 Perşembe

Münih ve Oktoberfest

En baştan söyleyeyim: Münih’e Eylül sonu - Ekim başı dışında gelmenize hiç gerek yok. Çünkü tüm şehrin, tüm ülkenin ve hatta tüm dünyanın en büyük halk festivali bu tarihler arasında düzenleniyor. Tam 6 milyon insan, yaklaşık 16 gün boyunca tam 7 milyon litre bira içiyor! Bu yıl ikinci kez katıldığım Oktoberfest –Türkçe ismi ile Ekim Festivali- abartısız Münih şehrindeki en ünlü olay.


Münih, Bavyera Eyaletinin başkenti. Şehir merkezine 30 km. mesafede bulunan Havalimanında indiğiniz zaman S1 veya S8 trenlerinden birini kullanarak Haubtbahnhof yani merkez tren istasyonuna kolayca varabilirsiniz. Marienplatz’ı başlangıç noktanız olarak alırsanız, küçük ve toplu olan şehir merkezini rahatlıkla gezmeniz mümkün.

Kaufingerstrasse’den devam ederek şehrin en ünlü alışveriş caddesini gezebilirsiniz. Yine bu caddeye yakın olan Viktualienmarkt isimli pazar yeri de gezmeye değer. Oradan ufak sandviç leberkässemmel alıp yürüyüşün tadını çıkarın. Şehir merkezini dolaştıktan sonra U4 veya U5 metrosu ile sizi Teresienwiese isimli durağa yani devasa Oktoberfest şenlik alanına alıyoruz.


Gelelim Oktoberfest’e. Tahmin edeceğiniz gibi festivalin en önemli özelliği bira. Biralar 1 litrelik Maß ismindeki bardaklarla, genellikle orta yaşlı, hafif izbandut kadın garsonlar tarafından servis ediliyor. Festivale sadece Münihli bira üreticileri katılabiliyor ve biralarını ismi Bierzelt olan binlerce kişinin sığabileceği devasa çadırlarda sunuyorlar. Bu çadırlarda müzik ve yemek alanları bulunuyor. Oktoberfest’e Ekim ayında gidecekseniz bu çadırlardaki rezervasyonunuzu Şubat ayında filan yapmalısınız yoksa kesinlikle yer bulmak mümkün değil. Başlıca bira çadırları arasında Augustiner, Hofbrau, Löwenbrau, Paulaner sayılabilir. Çadırların dışında, şenlik alanında ayrıca yüzlerce yemek standı, hediyelik eşya standı ve bir Lunapark bulunuyor.


Dev bira çadırlarının yan taraflarında Biergarten (bira bahçesi) var. Burada yan yana dizilmiş uzun masalarda dilediğiniz kadar bira içip, kızarıp, tepinebilirsiniz. Biranın tanesi 10 Euro. Bu kadar bira tüketilen bir festivalde normal olarak tuvalet sırası var. Kadınlar kuyruğa hiç kasmasın bence alandan çıkıp bir cafeye/bara gitsinler. Akşam geç saatlere kadar kalmayı çok tavsiye etmiyorum, o güzelim bira festivali, kusma festivaline dönüşebiliyor:).


Oktoberfest’e günlük kıyafet ile de girmek mümkün ama eğer satın alabilirseniz Bavyeralılar'ın giydiği geleneksel kıyafetleri giymenizi öneririm. Kadınların kıyafetine dirndl deniyor. Oktoberfest zamanı her 3 kadından 2’si bu kıyafeti giyiyor. Elbisenin üzerine bağlanan önlük düğümünün kadının medeni durumu ile ilgili bir ipucu verdiğine dair rivayetler var, artık o kadarını bilemiyorum. Erkeklerin kıyafeti ise askılı, dize kadar olan deri şort ve gömlek.


Münih’te meşhur Bavyera mutfağı sunan restoranları her yerde görebilirsiniz. Ama bu yemeklerden fastfood tadında olanları Oktoberfest alanında da deneyebilirsiniz. Öncelikle meşhur bretzel her yerde. Onlarca çeşit sosis, balık, et, tatlılar ve kalp şeklindeki gingerbread (genellikle üzerinde farklı dillerde seni seviyorum yazar) o kadar çok karşınıza çıkacak ki, bunların hepsine doyacaksınız.


O kadar sarhoş insanın içinde hiçbir kavgaya, ya da bir sorun çıktığına şahit olmamak da ilginç bir tecrübe gerçekten. Eğer Münih yakınlarındaysanız, bir trene atlayıp uğramaya üşenmeyin. Buna değecek. Ölmeden yapılacak şeyler listesinde ilk 10'da yerini alır diyorum, hem de hiç düşünmeden.


Gelecek yazıda görüşmek üzere!
Filiz


Fotoğraflar: Ben ve Google

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Beyaz şehre yolculuk: Belgrad

Belgrad yıllardır gidip görmek istediğim şehirlerden biriydi. Biraz önyargılardan, biraz da "çok yakın ya nasıl olsa her zaman gidilir" düşüncesinden ötürü hep erteledim. Ancak doğru zaman ve doğru şartlar en sonunda oluştu ve kısa da olsa hafta sonu tatili için THY'den Belgrad biletimi aldım.


Nikola Tesla Havalimanı'ndan şehre varış ile ilgili küçük bir bilgi vererek başlayalım. Havalimanı çıkışında taksi bankosu kurulmuş. Şehir merkezinde gideceğiniz yerin ücretini belirliyorlar ve bir bilet veriyorlar. Siz de bu bileti taksiciye veriyorsunuz o da önceden belirlenmiş olan bu fiyata sizi gideceğiniz yere götürüyor. Bu şekilde taksiciler turistleri kazıklayamıyorlar. Çok mantıklı bir uygulama, darısı bizim başımıza diyorum. Sırbistan para birimi dinar. Taksi için bir miktar (2500 Dinar kadar) havalimanında çevirmek işinize yarayabilir.


Belgrad, Sırpçada "beyaz şehir" anlamına geliyor. Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktada kurulmuş, adı gibi huzurlu bir şehir. Doğu ve batıyı buluşturan stratejik konumundan ötürü Belgrad tarih boyunca istilalara uğramış. Roma, Macar vb. gibi imparatorlukların saldırıları altında yaşasa da, onu en çok beş yüz yıl boyunca bu topraklarda hüküm süren Osmanlı etkilemiş. Gerek mahalle isimleri, gerekse yaşam tarzları, kültürleri size bunu hemen hissettirecek.

Belgrad'ı gezmek ile ilgili en güzel şeylerden biri şehir çok küçük olduğu için her yerin yürüyüş mesafesinde oluşu. Gezilecek çok yer var ama her yeri nasıl gezerim diye paniğe kapılmadan, 1-2 gün içinde karış karış dolaşmak mümkün. Sokakları, meydanları, heykelleri, parkları teker teker vakit ayırılmayı hak ediyor.


Görülmesi gereken yerlerin en başında Belgrad Kalesi ve Kalemegdan Parkı geliyor. Sava ve Tuna nehirlerine tepeden bakan bu park Belgrad'ın en eski bölgesi. Kalemegdan (evet, doğru tahmin ettiniz 'kale' ve 'meydan' kelimelerinden oluşuyor) Parkında İstanbul Kapısı, Damat Ali Paşa Türbesi, eski Osmanlı konağı ve Zafer Anıtı ilginizi çekebilir. Şehrin tarihi kısmını gezdikten sonra biraz yürüyerek Skadarska Caddesi ve Knez Mihailova yürüyüş caddesine geçebiliriz. Knez Mihailova, Belgrad'ın en popüler alışveriş caddesi. Buradan 10 dakikalık bir yol yürümeye üşenmezseniz daha da merkeze Terazije (evet, doğru bildiniz 'terazi' kelimesinden geliyor burası da) denilen semte gelebilirsiniz. Hotel Moskva'nın, Parlamento'nun olduğu bölge burası. Turistik otobüsler de buradan kalkıyor. Çok da ucuz, 5 Euro civarında bir ücrete otobüsle 1 saatlik şehir turu yapabilirsiniz. Yürüme mesafesinde olmayan yeni şehri -Novi Grad- ve Nato bombalaması sonucu harabeye dönen binaları gezmek bu şekilde daha kolay. Aziz Sava Katedrali de bu turda görülmesi gereken yerlerden biri.


Konakladığım otel Crystal Villa Kalemegdan, Dorcol bölgesinde bulunuyordu. Restoran, bar bakımından oldukça canlı bir bölge, ayrıca çok da merkezi olması sebebiyle düşünmeden tavsiye edebilirim. Şehrin iki nehrin kesiştiği noktada kurulduğunu söylemiştik. Denize hasret olan halk nehir kenarlarını çok etkili bir şekilde tasarlamış, yüzen restoranlar, gece kulüpleri hem çok güzel bir görüntü oluşturuyor hem de halkın sosyalleşmesi için süper yerler. Yine Sava nehrinin kenarında Liman'da yan yana bir sürü güzel restoran bulunuyor. Bir de biraz şehir dışında kalsa da, yapay olarak oluşturulan Sava Gölü'nde çok güzel plajlar yapılmış. Keyifli zaman geçirmek için şiddetle tavsiye edebilirim.


Bunca gezme dolaşmaya açıkmış olmak normal. Öncelikle Balkan mutfağı deyince börek ve et akla gelmeli. Ve tabii muhteşem kebaplar. Kebapları kısaca özetlersek; Sarajevski Cevabi kuzu etinden yapılıyor (bence en güzeli bu), Cevabi domuz etinden yapılıyor, Leskovacki Ustipci ise acılı kebap. Bir de yanında sopska salatası buralarda bir klasik olduğu için onu da tavsiye ediyorum. Gündüz vakti içilir mi bilmem ama bir de Sırpların erik rakısı rakija mümkünse denenmeli. Çok ucuz bir şehirden bahsediyoruz. Yiyin için bütün gün.


Eski Yugoslavya'nın başkenti olan Belgrad vaktinde çok zengin bir şehirmiş. Şimdilerde ise bakımsız ve yoksul. Doğu Avrupa'nın komünist zihniyetli insanlarıyla karşılaşacağım derken, hep güzel ve yardımsever insanlarıyla aklınızda kalacak. Tarih boyunca defalarca dümdüz edilse de, asi ve karakterli Belgrad, herkese kafa tutmaya devam ediyor.


Gelecek yazıda görüşürüz!
Filiz.


Fotoğraflar: Ben ve Google

21 Temmuz 2015 Salı

Deniz ve yemek cenneti: Rodos

Yunanistan’ın en çok turist çeken adalarından olan Rodos, size hem harika plajlar, hem lezzetli deniz ürünleri hem de canlı bir eğlence ortamı vadediyor. Ekonomik olarak iflasın eşiğine gelen bir ülkede turizm ve hizmet ölçülerini belli bir standardın üzerinde tutmak çok zor olsa da Rodos’un bu konudaki azmi beni çok etkiledi.


Rodos adasına ulaşım günümüzde Bodrum’a veya İzmir’e gitmek kadar kolay. Borajet Havayolları yaz döneminde İstanbul Sabiha Gökçen’den haftanın belirli günleri direkt seferler düzenliyor. Ya da önce Dalaman’a uçup, oradan Marmaris veya Fethiye’den feribot ile yaklaşık 1-1,5 saatte Rodos’a varabilirsiniz. Gidiş-dönüş 60 € civarı tutuyor. Ben Marmaris’ten Yeşil Marmaris Lines ile gitmeyi tercih ettim çünkü zaten o sıralarda Türkiye’nin güneyinde bulunuyordum. Feribotla yolculuk ediyorsanız “kapıda vize” uygulamasından yararlanabilirsiniz. Uçakla giderseniz ise schengen almanız gerekiyor.


Rodos’a gitmeden önce bazı şehir efsaneleri yüzünden kafamız karışmadı değil. Yok benzin karneyleymiş, yok kredi kartı geçmiyormuş vb. Araba kiralamak niyetinde olduğumuz için özellikle benzin konusunda emin olmak istedik. Rahatça belirteyim bu tarz problemler yaşamadık. Rodos’ta kaldığımız 4* otelin ismi Best Western Plaza Hotel’di (oda/kahvaltı 50 €). Old Town’a yakın konumu ve çok yakınında otopark oluşu bizi memnun etti. Yaz mevsiminde ortalama 2,5 milyon turist ağırlayan Rodos’ta her bütçeye uygun tatil yapmak mümkün.


Feribot sabah erken saatlerde varıyor ama pasaport işlemleri Yunan vurdumduymazlığı sebebiyle 1 saati bulabiliyor. Hemen arabamızı kiralıyoruz (günlük 45-60 € arası) ve başlıyoruz adanın görülmesi gereken yerlerini gezmeye: ilk durağımız Kelebekler Vadisi. Binlerce rengârenk kelebeğin bir arada bulunduğu, ziyaretçilerin çevresinden rahatça dolaşabileceği patikalarla düzenlenmiş muhteşem bir tabiat harikası. Tabiata burada doyduktan sonra artık plaj turumuza geçiyoruz. Adanın batısı; daha uzun, kumlu plajlara ve sakin sulara sahip. Doğuda ise plajlar daha çok çakıllı ve deniz dalgalı.


Önce uzak olan plajdan yani Lindos’tan başlamayı tercih ediyoruz. Lindos, şehir merkezinden 60km. uzakta bulunuyor. Adadaki en popüler ve hareketli plaj. Lindos’ta biraz denizin tadını çıkardıktan sonra Ladiko ve Anthony Quinn koyuna geliyoruz. Burası küçük bir koy ama belki de adanın en güzel koyu. 60’lı yıllarda koyun arazisi Yunanistan tarafından gerçekten de Anthony Quinn’e verilmiş. Plaj turumuz gece hayatı ile meşhur Faliraki ile devam ediyor. Plajlarda şezlong ücreti 3-4 €. Rodos’la ilgili en güzel şey; ne kadar sıcak olursa olsun sürekli püfür püfür esen bir havası var ve nem oranı yok denecek kadar az.


Yeme-içmeye de kısaca değinelim: Önce içkiler ile başlayacak olursak; ouzo tabii ki bir klasik. Fakat Rodos’a özgü olan kahveli ouzo’yu ve sakızlı ouzo’yu deneyebilirsiniz. Mythos, Alfa gibi biralar da çok popüler. Yine Rodos'a özgü Emery marka şaraplar da listeye eklenebilir. Yunan şiş kebabı souvlaki, yağda kızartılmış feta peynirinden yapılan meze saganaki, yine bizim tatlardan moussaka, tzatziki ve Yunan salatası bence yemeden gelinmemesi gereken tatlar. Ama muhteşem deniz mahsülleri varken başka şey de yiyesi gelmiyor insanın…


Yunanistan’ın içinde bulunduğu ekonomik kriz ne kadar sürer bilinmez, ama gördüğüm kadarıyla Yunanlılar için durum çok iç açıcı değil. Emlak fiyatları düşmüş, işsizlik ve geçim sıkıntısı artmış. Hatta adadan göç etmeye başlamışlar. Bizim açımızdan bakacak olursak, turistin temel ihtiyacı olan konaklama, yiyecek, içecek hatta araba kiralama ve benzin Türkiye’den ucuz. Bu sebeple Bodrum veya Antalya’da tatil yapmak yerine Rodos’u tercih edenler ekonomik olarak kârlı çıkabilirler ve biraz da turist nasıl el üstünde tutulur görmüş olurlar…

Gelecek yazıda görüşürüz,
Filiz


Fotoğraflar: Almila T.

25 Haziran 2015 Perşembe

Plajda uçaklı fotoğraf çekmeye adanmış hayatlar: St. Maarten

Ülke nerede diye sorsanız kimse bilmez ama herkes bu adayı tanıyor. Sebebi ise uçak pistinin plajın ucunda başladığı, dünyaca ünlü Princess Juliana Uluslararası Havalimanı. Şöyle düşünün: sahilde güneşleniyorsunuz ve birden üzerinizden dev gibi bir boeing geçiyor...


Karayipler'deki Antiller'de bulunan St. Martin adasının yarısı Hollanda'ya ait, diğer yarısı ise Fransa'ya. Yani bu ülkede iki başkent var ancak havalimanı tek, o da Hollanda tarafında. St. Maarten adası tam bir turist cenneti. Plajsa plajlar, eğlenceyse eğlence, kumarhaneyse kumarhane. Tabii bir de gümrüksüz alışveriş çılgınlığı var. Dört mevsim harika bir iklime sahip, ama en güzel zamanı Aralık-Şubat arasındaki tarihler.

St. Maarten'e ABD'den yolcu gemisi ile gelirseniz vize almanıza gerek yok. Ancak Avrupa'dan uçakla gelmek isterseniz (eğer schengen vizeniz yoksa) Hollanda'dan Hollanda Antilleri vizesi almak gerekiyor.


St. Maarten yolcu gemilerinin de uğrak bir adresi. Günübirlik gezmek için ideal bir ada. Hollanda'ya ait başkent Philipsburg'da indiğiniz zaman Hollanda mimarisi hemen dikkatinizi çekecek, Avrupa'ya gelmiş gibi olacaksınız.

Adada günübirlik neler yapılabilir? Öncelikle harika plajlara sahip olduğunu yeniden vurgulayalım. Bunlardan bazılarında şnorkel, dalış, kano, katamaranla günübirlik yolculuk vb. aktiviteleri yapabilirsiniz. Uzun bir kumsal ve pelikanlarla takılmak, huzur bulmak için Long Bay; parti yapmak için Orient Beach (Fransız bölgesinde) ve şehre yakın olsun ama muhteşem uçak fotoğrafları çekeyim derseniz meşhur Maho Beach tercihleriniz arasında olabilir.


Adaya geliş amacım aylar öncesinden belliydi: Maho Beach'te uçaklı resim çektirmek. Maho Beach taksi ile şehir merkezinden yaklaşık 25 dakika uzaklıkta. Taksici sağ olsun, hangi havayolu saat kaçta piste tekerlek değdiriyor çok dakik bilgiler verdi. KLM, Corsair ve AirFrance şu bildiğimiz iki katlı uçaklarla adaya yolcu taşıyorlar ve esas olay bu büyük uçaklara denk gelmek. O yüzden herkes saatler önce büyük uçak yakalayacağım diye pusuya yatıyor. Biz de öğrendik ki öğlen saat 12-12:30 sularında bir KLM gelecek...


Öyle bir plaj düşünün ki; sular berrak, turkuaz renginde ama kimsenin denizle ilgilendiği yok :). Herkes konsantre olmuş bir şekilde kadraj ayarlamaları yapıyor. Yerel biri elinde megafonla "5 dk. sonra uçak geliyor!" diye bağırınca herkes pozisyon alıp, sırtını denize dönüp, başlıyor uçak beklemeye. Size özel tavsiyem; çok çok pratik gerekiyor mükemmel resmi yakalamak için. O yüzden mutlaka inen küçük uçaklarla fotoğraf pratiği yapın. Büyük uçağı boş boş beklemeyin. Büyük uçağı selfie kadrajı ile yakalamak mümkün değil (çünkü çok büyük! ve çok hızlı geçiyor), bu sebeple kesinlikle biri sizin fotoğrafınızı çekmeli. İkinci bir adrenalin ise yaklaşık 2 saat sonra büyük uçakların kalkış anında yaşanıyor. Plaja karşı gazlıyorlar ve tutunmazsanız uçabilirsiniz. Bu şekilde 3-4 saat güneş altında cebelleşmeyi göze alıyorsanız, gidin ve mutlaka bu anı yaşayın. Harika bir tecrübe.

Bu yorucu maceranın ardından güneş yanığı ve perişan bir şekilde şehir merkezine döndüğünüzde ise bir "mojito"yu haketmiş oluyorsunuz. St. Maarten'in en güzel yanı seyyar mojito'cuları ve Caribe ismindeki harika birası.


Eğer gerçek bir deniz-kum-güneş tatili yaşamak istiyorsanız, bir yıl önceden St. Maarten planları yapmaya başlayın. Uçağınızı, geminizi çok önce ayarlayın çünkü bu adanın küçük olduğuna aldanmamak gerekiyor. Dünyanın en ünlü ve özel havalimanına yılda binlerce turist geliyor. Onlardan biri olmak benim için bir ayrıcalık...

Gelecek yazıda görüşürüz!
Filiz

17 Mayıs 2015 Pazar

Avrupa'nın Las Vegas'ı: Monte Carlo

Fransa sınırları içinde bulunan, monarşiyle yönetilen, lüksün zenginliğin vücuda geldiği Monako prensliği, Akdeniz kıyısında yer alan bir şehir devleti. Vatikan'dan sonra, dünyanın en küçük ikinci devleti. Ülke Monte Carlo şehrindeki ünlü kumarhaneleri, Formula 1 yarışı, lüks ve ihtişamı ile meşhur.


Genellikle Nice veya Milano'ya gelenler Monako'yu günübirlik ziyaret için tercih ediyorlar. Çünkü bu ülkede konaklamak bir hayli pahalı, kalacak yer de kısıtlı. Ülkeye ulaşım Fransa'dan yapılabiliyor. Nice'deki Cote d'azur Havalimanını kullanmak en mantıklısı. Zaten ülkeye helikopter dışında havadan varmak mümkün değil. Ancak bir tren istasyonu bulunuyor ve Nice'e sık sık sefer var. Kara yolu ve deniz yolu oldukça gelişmiş. Yat limanını görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız. Toplam 35 bin nüfuslu bu ülkenin toplam uzunluğu 3 kilometre kadar. Yani yürüyerek 50 dakikada gezmek mümkün.


Gezmekten söz açılmışken, şehirdeki asansörler veya yürüyen merdivenlerin yerlerini bilmiyorsanız sizi yorgunluktan öldürebilir çünkü inanılmaz yokuşlar var. Evet ülke dar ama dağın eteğine kurulmuş gibi düşünmek lazım. O kadar küçük alan nasıl böyle efektif ve düzenli kullanılabilir, ona da ayrıca hayran oluyor insan. Deniz Müzesi'nin önünden çek çek kalkıyor, şehri onunla gezmek en güzeli.

Üklenin monarşi ile yönetildiğinden bahsetmiştik. Şu anda Prens 2. Albert tahtın keyfini sürmekte. 2014'te doğan prens Jacques da tahtın varisi. Meşhur Monako prensesi Grace Kelly'ye de değinmeden geçmeyelim. Trajik bir kaza sonucu ölen Grace Kelly'nin mezarı Monte Carlo'daki St. Nicolas Katedrali'nde ziyarete açık. Mezar taşında ismi Latince olduğunu düşündüğüm Gratia Patricia şeklinde yazılmış. Bence görülmesi gereken yerlerden.


Monako, Avrupa Birliği üyesi değil, buna rağmen Euro kullanılıyor. Ülkedeki en büyük etnik unsur Fransızlar. Hatta Monakolu'dan fazla Fransız varmış diyorlar. Monte Carlo'da diğer gezilecek yerler arasında Prenslik Sarayı ve Oceanography and Marine Museum bulunuyor. Sarayı belirli günler dışında gezemiyoruz. Deniz Müzesi ise mutlaka gezilmeli, çok ilginç şeyler çıkabiliyor karşınıza; Kaptan Cousteau'nun ilk denizaltısı gibi.


Bütün olayı kumarhaneler demek Monako'ya biraz haksızlık olur ama açıkçası en büyük gelir kaynağı kumar ve turizm olunca muhteşem Casino Monte Carlo'ya da bir göz atmak gerekir. Ben şansımı denedim. Tabii ki kaybettim. Kumar oynamam derseniz 10 Euro karşılığında casinoya girip gezebilirsiniz. Aynı meydandaki Hotel de Paris lüks, ihtişam böyle bir şey diyor. Dışarıdan süzmek bile bir keyif. Hotel de Paris'de konaklamak zor gelebilir ancak Cafe de Paris'de mutlaka biraz zaman geçirin ve önünüzden geçen onlarca Ferrari, Bugatti, Lamborghini ya da Rolls Royce'un keyfini çıkarın.


Monako'yu hem gündüz, hem de gece gezmenizi öneririm. Bana kalsa 2-3 gün de kalınabilecek bir yer ancak yanı başında Nice gibi bir şehir olunca Monte Carlo'ya pek zaman kalmıyor. Monte Carlo çok güzel, çok klas bir şehir ancak insan bu kadar lüksü aşırı bulabiliyor, normal insan burada yaşayamaz gibi geliyor. Güney Fransa turuna çıktıysanız görmeden gelmeyin diyebileceğim bir şehir. Lüks ve zenginlik Araplarınki ile yarışamasa da, Monakoluların asaletleri yeter diyorum :)

Gelecek yazıda görüşürüz!
Filiz


Fotoğraflar: Filiz T.

2 Nisan 2015 Perşembe

Korsanların keşfi: Barbados

Barbados, Karayiplerde yer alan muhteşem bir ada ülkesi. Karayip adaları arasında en doğudaki. Güney'de ise Güney Amerika'daki Trinidad ve Tobago'ya oldukça yakın. Toplam büyüklüğü yaklaşık 400 km kare. Ülkeye hava ulaşımı oldukça uzun bir yolculuk gerektirse de ABD'den, Avrupa'dan ve Güney Amerika'dan kalkan uçuşlar bulmak mümkün. En kolay ve konforlu yol ise yolcu gemileri ile adaya uğramak.


Barbados; ziyaretçilerine yüzlerce plaj, güneş ve hem Karayip Denizi hem de Atlantik Okyanusu'ndan faydalanma imkanı sunuyor. Tabii rengarenk, müzik dolu yaşam tarzlarını da unutmamak gerekli. İnanılmaz egzotik yerler gezip, azıcık tarih, kültür ve macera sporlarını da eksik etmeyeyim derseniz, sizleri bu Karayip incisine davet ediyoruz. Burayı ziyaret etmek için en güzel zaman, Ocak-Nisan arası nemin en az olduğu dönem. Fakat ne yazık ki adanın en pahalı olduğu dönem de bu.


Yapılabilecek çok şey var; yeter ki vakit bol olsun. Gitmeniz gereken yerlerin başında dünyaca meşhur olan Harrison's Cave adındaki mağara var. Mağaranın tepesinde oluşmuş sarkıt ve dikitler, karşınıza çıkan küçük şelaleler, göller çok güzel. Bir de mağaranın içinde yer alan tramvay sistemi ile içeride gezinti kolayca gerçekleşiyor.

Barbados'un bir eşsiz yanı da yeşil maymunları. Genellikle iç kesimlerde, ormanlık bölgede takılıyorlar ama bazen otellerin civarında da rastlamak mümkün oluyormuş. Ne yazık ki ben rastlamadım.

Benim Barbados'taki favorim ise -plajlarından sonra- kesinlikle Karayip romu. Plajda uzanıp rom içerken etraf size daha bir güzel görünüyor. Yaklaşık 300 yıllık bir tarihi olan Mount Gay marka romları dünyaca meşhur. Adada Mount Gay'in üretim tesisini ziyaret etmek de mümkün. Banks isimli biraları da adada oldukça popüler, çok da güzel.


Plaj demişken adadaki en güzel bir kaç plajdan da bahsedelim. Accra Beach merkez Bridgetown'a çok yakın olduğundan en çok tavsiye edeceğim plaj. Zaman zaman dalgalı, zaman zaman durgun turkuaz bir renge sahip. Deniz bayağı açılmanıza rağmen sığ kalıyor bu sebeple çocuklu aileler için ideal. Yine Accra Beach kıvamında olan ama daha az turistik, yerel insanların gittiği bir plaj olsun derseniz ise daha güneydeki Miami Beach'i tercih edebilirsiniz. Adanın doğu tarafında büyük dalgalar ve uçurum severlerin tercih ettiği meşhur Crane Beach yer alıyor. Son olarak Bathsheba da yine çok fazla dalgalı ancak sörfçü cenneti. Son iki plajın Bridgetown'a çok yakın olmadığının altını çizelim.


Adada 1-2 günden fazla kalacaksanız araba kiralamak en mantıklısı. Trafik İngiliz tarzı, yani soldan. Taksilerde taksimetre sistemi yok. Önceden anlaşarak fiyatı belirliyorsunuz. Sonra taksici sizi bıraktığı yerden istediğiniz saatte alıyor. Barbados bir ada ülkesi olduğu için yemekleri ağırlıklı olarak deniz mahsulleri üzerine. Mangolu jumbo karides gibi fantastik tatlar deneyebilirsiniz. Bir de adanın sembolü uçan balıklar var, onu da deneyebilirsiniz.


Ben bu adaya bir yolcu gemisi ile uğradığım için ne yazık ki sadece 1 gün kalabildim. Aslında insan biraz ikileme düşüyor. Yolcu gemisi ile gelirseniz 1 günde adayı hakkıyla gezmek çok zor. Ama uçağa atlayıp 1 hafta burada tatil yapacak kadar değecek bir durum da yok. Galiba en iyisi gemi ile birkaç gez gelmek :) Sonuç olarak, bir çılgınlık yapıp Karayipler yolculuğuna çıkayım derseniz Barbados'u kesinlikle atlamayın. Buna değecek.

Gelecek yazıda görüşmek üzere!
Filiz